Gidenler mutlaka hatırlayacaktır, geçen hafta Cuma hutbesinde imam, en küçüğünden en büyüğüne kadar her canlı, Allah’ın eseri olarak değerlidir ve O’nun tarafından insana emanet edilmiştir, diyerek ‘Hiçbir canlıyı incitmeyelim.’ Mesajını vermişti. Bende bu mesajdan esinlenerek yazımı doğaya, canlılara ve bu konudaki insan davranışlarına ayırmak istedim.
İnsanın doğa ve canlılara karşı olan zulmü, kendisini çok akıllı zannedip tüm toprakların, doğanın ve canlıların sahibiymiş gibi davranmasıyla başladı. Oysa insanda, tıpkı diğer canlılar gibi topraktan yaratılmış, üstün olsun diye de kendisine bir ruh verilerek akılla, nefisle, vicdanla donatılmıştı.
Ama gel gör ki bu üstünlük özelliklerini kendisine emanet edilen ve incitmemesi öğütlenen canlılara eziyette, onların huzurunu kaçırmada kullandı. Ve kaçan bu huzur ilk insanın avcılık faaliyetiyle başlayarak günümüze kadar geldi. İhtiyacı bir iken yüz öldürdü. İhtiyacı yokken de öldürdü. Zevk için öldürdü. Yetmedi kendi türünü de mal için, toprak için, para için, inanç için öldürdü.
Atomu parçalamayı öğrendiğinde yapabileceği vahşetin sınırlarını kendisi dahi bilmiyordu ki, vahşetinin sınırlarının olmadığını yaşayarak gördü! Doğanın, DNA'nın, yaşamın sırlarını çözmeye devam eden insan, her başarısı sonrasında kendisinin ne kadar üstün bir yaratık olduğunun altını da koyu renkli kalemlerle çizdi.
Çizdi çizmesine de gelinen nokta istenilen gibi olmamıştı. Öğrendikleriyle yaşamını ancak birkaç yıl uzatabilmişti ama ortalama üç bin yıl yaşayan bir sekoya ağacı ya da dört yüz yıldan fazla yaşayan deniztarağı kadar yaşamanın sırrını bulamadı!
Kök hücreden sperm yapmayı başarıp, böylece üremek için mutlak anlamda erkeğe ihtiyaç kalmadığını da ortaya koydu ama kolunu ya da bacağını kaybettiğinde, kaybettiği uzvunu yenileyebilen bir semender veya zebra balığı kadar olamadı!
Ürettiği devasa teleskoplarla yüz milyonlarca kilometre uzaklıktaki gezegenleri görebildi ama gaflet tünelinin ucundaki mikrobu göremediler. Zira bir virüse yenildiler. Öyleki tamamını toplasan gram ile ifade edilen ve gözle görülemeyen bir virüs, kendisini kâinatın efendisi zanneden insanoğlunun küstah ve şımarık tavrını yerle bir etti.
Ömürleri yarım saat ile bir gün arasında değişen mayıs sinekleri bu kısa yaşamlarına üreme dâhil her şeyi sığdırabilirken, insan, ortalama yetmiş yıllık ömrüne insanlığını sığdıramadı.
İnsan ne kadar çok bilgiye erişirse erişsin, hiçbir zaman bir köpeğin duyduğu sesleri duyamayacak, depremi önceden hissedebilen bir hayvan kadar olamayacak! Kuşlar gibi uçamayacak, bukalemun gibi renk değiştiremeyecek ve özellikle de geldiği son nokta itibariyle, bir hayvan gibi karşılıksız, çıkarsız, önyargısız sevemeyecek!